Turkey

Başımız Öne Eğilmesin

Edebiyatımız kabalaştırarak ifade edilirse iki farklı anlatı yönteminin izini takip etmiştir. Bunlardan biri Divan geleneğinin, diğeri ise halkçı geleneğin sürdürücüsüdür. Makûs bir talihe sahip romancı, hikâyeci ve şairimiz Sabahattin Ali açık bir biçimde ikinci yolu tercih etti, diyebiliriz. Hiçbir biçimde düzenle barışık bir kişiliğe sahip değildi. Yapıtı öncelikli olarak henüz çözülememiş toplumsal çelişkileri ön plana koyan bir yaklaşımın ürünüydü. Dokunaklı hikâyelerinin sonlarında okura yer yer hissettirdiği umutsuz bakış açısının bu çelişkilerden kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz.

Cumhuriyet’in erken döneminin öne çıkan yazarların en önemlilerinden biriydi Ali. Türkiye’deki toplumcu gerçekçilik türünün öncülerinden olan yazarın farklı deneyimlerden beslenen romanları ve kısa hikâyeleri, Anadolu’daki köy yaşamının toplumsal dokusundan 2. Dünya Savaşı öncesi İstanbul’unun entelektüel ve bohem çevrelerine kadar farklı farklı konulara temas eder. Marksist yazını iyi okumuş Ali, kendini adamış bir sosyalist, devleti ve tek parti rejimini kıyasıya eleştirmekten sık sık hapis yatan bir entelektüel olmakla birlikte, edebî metinlerinde doğrudan siyasal göndermelere nadiren başvurur. Toplumdan dışlanmış ve sınırlarda gezen yapayalnız figürlere özel bir önem veren Ali, toplumsal açıdan önemli noktaları bu karakterlerin iç monologlarına, kimlik bunalımlarına ve talihsiz aşk öykülerine yedirerek toplumsal sorunları dile getirir. Bu bağlamda yakın dostu Pertev Naili Boratav’ın kendisini “psikolojik gerçekçi” olarak adlandırması boşuna değildir.

Sabahattin Ali’nin karanlık durumlar hakkında karanlık bir bakış açısıyla yazmasını tetikleyen şey ise siyasi bilincidir. Ali çok sıkı bir muhaliftir. Tek parti yönetimine olan siyasal düşmanlığının bir aracı olarak sayısız deneme, hikâye ve roman kaleme almış, ne yazık ki bunu yaşamıyla ödemiştir.

Sabahattin Ali 25 Şubat 1907’de Gümülcine Sancağı’na (Yunanistan’ın kuzeyindeki Komotini kenti) bağlı Eğridere kazasında (Bulgaristan’ın güneyindeki Ardino kenti) dünyaya gelir. Babası Selahattin Ali Bey subay olarak orduda görev yapmaktadır. Babasının mesleği nedeniyle çok sayıda şehir gezen Ali ilkokula İstanbul, Çanakkale ve Edremit de dahil olmak üzere birçok farklı kentte gider.

Çocukluğu boyunca devrim ve savaş gibi pek çok önemli olaya tanıklık eder. 1921’de babası Edremit’te görevliyken Yunan ordusunun işgali aileyi zor duruma sokar. Osmanlı devletinin aylığa bağladığı Selahattin Ali Bey’in maaşını alamaz hale gelmesi Ali’nin yaşamında önemli bir iz bırakır.

Ege Bölgesi’nin Yunan ordusundan arındırılması ve “Ulusal Güçler” tarafından kurtarılması ile birlikte Ali parasız yatılı olarak Balıkesir Öğretmen Okulu’na kaydolur. Daha sonra bu okula denk İstanbul’daki başka bir okula geçecektir. 1926’daki mezuniyetinden sonra Yozgat’ta öğretmen olarak çalışmaya başlar.

Yirmili yaşlarındaki Ali hevesli ve duygusal bir gençtir. Millî Eğitim Bakanlığı’nın açtığı sınavı kazanarak Almanya’ya dil eğitimine gider ve 1930’daki dönüşüyle birlikte Orhaneli’nde ilkokul sınıf öğretmenliği ve Aydın ile Konya’daki ortaokullarda Almanca öğretmenliği yapar.

“Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazakâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışlarını zeki bir aydınlık içinde görüyoruz.”

Hikmet’in yer yer abartılı denebilecek yorumu genç bir yazar için çok fazla şey ifade ediyordur. O yıllar Ali için iki cephe arasındaki mücadelenin zihninde oluşturduğu bir hayal gibidir. Bir taraftan Nihal Atsız gibi ırkçı bir politik hattı izleyen arkadaşlara sahipken, diğer taraftan Nâzım Hikmet’in söz sahibi olduğu bir dergide hikâyelerini yayımlamaktadır. Bununla birlikte aynı zamanda bir kamu görevlisi olması, sesinin daha fazla çıkmasına ve rejim karşıtı yazılarını yayımlamaya devam etmesine engel olmamaktadır.

Sivri dili ve muhalif tavrı yüzünden 1932’de gözaltına alınır ve Mustafa Kemal Atatürk’ü aşağılayan bir şiir yazdığı için bir yıl hapis cezasına çarptırılır. Konya ve Sinop cezaevlerinde bir süre kaldıktan sonra 1933’teki genel af sayesinde özgürlüğe kavuşur.

Cezaevinden çıktıktan sonra Millî Eğitim Bakanlığı’na başvurarak kaybettiği işinin geri verilmesini talep eder. Dönemin bakanı Hikmet Bayur genç muhalife rejime olan bağlılığını göstermesi için bir şiir yazması gerektiğin söyler. Varlık dergisinde yayımlanan ve Atatürk’ü öven Benim Aşkım başlıklı şiir böyle bir isteğin ürünüdür.

“Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?”

Football news:

Liverpool can buy Norwich defender Lewis for 10 million pounds as a competitor for Robertson
The Europa League returns today. We remember where everything stopped
Christian Falk: A third-party agent is working on Sancho's transition. Manchester United can claim that they are not negotiating
Ferran Torres: I Don't think Real Madrid will pass Manchester City in the Champions League
Manchester City will receive 15 million pounds after the transfer of Sancho to Manchester United
Buffon-Casillas: without you, everything would be less important
Ake arrived in Manchester to undergo a medical for city. He will be bought for 39 million pounds