Turkey

ABD siyasetinde UFO ve 'Tanrı' popülizmi

Sanders, eylül ayından beri yaptığı konuşmalarda Amerikan halkının bilim kurgu merakına hitap eder mesajlar vermekte. Trump’ın seçim söylemleri arasında ise en dikkat çekici olanlardan biri “Tanrı’nın kamusal alanın dışına itilemeyecegi” yönündeki söylemi. Sanders ile Trump’ın iki farklı damara hitap ettikleri açık. Her iki damar da Amerikan toplumunun tarihsel gelişiminde farklı momentlerde yükselmiş ve toplumu domine etmişti.



Amerikan seçimleri yaklaşırken Amerikan toplumunun kendine has dinamiklerini anlamamızı sağlayacak ilginç olaylara her geçen gün daha sık rastlar hale geldik. Çeşitli eğilimler direkt-indirekt şekilde siyasal arenada görünür hale gelmiş durumda. Bunlardan birisi de Demokratların başkan adayı olmak için eski Başkan Yardımcısı Joe Biden’a karşı mücadele veren Bernie Sanders. Siyasal yaşamının büyük bölümünü bağımsız olarak geçiren ancak seçimlerde Demokratlardan cumhurbaşkanı adayı olmak için mücadele veren Sanders, eylül ayından beri yaptığı konuşmalarda Amerikan halkının Scienc-Fiction merakına hitap eder mesajlar vermekte. Amerika’da 1950’ler ile başlayan Science-Fiction dalgası, savaş sonrası jenerasyonun ve Vietnam döneminin travmaları sebebiyle zirveye ulaşmış bir hevesi ve merakı ortaya koymaktaydı. Uzaylılar ve okültizm gibi konular Amerika’nın her köşesinde ilgi görmekteydi. Bu yıllarda yapılan araştırmalar Amerika’nın pek çok eyaletinde uzaylılarla seks yaptığını iddia eden kadınların bulunduğunu ortaya koymuştu. Kadınların ortak özelliği orta yaş üstü, kilolu ve genellikle yalnız yaşayan kadınlar olmalarıydı. Söz konusu iddia sahiplerinin özellikle Amerika’nın orta bölümlerinde bulunan Arkansas, Oklahoma, Tennessee eyaletlerinde yaşıyor olmaları bir diğer ilginç durumu ortaya koymaktaydı. Uzaylıdan hamile kaldığını yahut kendisine yaklaşan uzaylıya aksi cevap verdiği için uzaylının tecavüzüne uğradığını iddia eden kadın sayısı binlerle ifade edilmekteydi.

Toplumsal travma

Bu elbette bir toplumsal travmanın neticesi olarak karşımıza çıkan bir hadisedir ve söz konusu hadise Amerikan toplumunun 1950’ler ile 90’lar arasında ne gibi bir halet-i ruhiyeye sahip olduğunu anlamamız açısından bize yardımcı olmaktadır. 90’lar sonrasında ise yüzünü Ortadoğu’ya dönmüş ve Amerikan halkı tarafından haklılığına inanılan savaşları sürdüren Amerika, bir de 11 Eylül sonrası oluşan atmosferi de hesaba katacak olursak bambaşka bir biçimde karşımıza çıkmıştır. Amerikan kamuoyunda Vietnam Savaşı sırasında ortaya konulan reaksiyon ve Vietnam Savaşı’na yönelik sahip olunan menfi yaklaşım Ortadoğu’da sürdürülen askeri harekatlara karşı ortaya konulmamıştır. Amerikan halkının İslamiyet ve Ortadoğu bahisleri açıldıkça ortaya koyduğu agresif tutum bu sebeple oldukça yaygın bir hal almıştır. Zira Amerika’nın akıttığı kan, Vietnam’da akan kan kadar utanç verici bulunmamıştır. Her ne kadar başka bir evreye girilmiş olsa da Amerikan toplumunun önemli bir kesiminde halen tam olarak tatmin edilmemiş bir science fiction merakı vardır ve bu merak gizemli bir şekilde sürekli olarak uzaylılarla irtibatta olduğuna inanan insanları karşımıza çıkartmaktadır. Amerika’nın bir yerlerine düşen UFO’ların, ele geçirilen uzaylı cesetlerinin ordu tarafından saklandığına inanan ve bunun gibi yüzlerce şayiayı dilden dile yayan bir toplum düşünün. İşte Amerikan toplumu, büyük çoğunluğu bu tarz anlatılara inanan ve hatta bu tarz anlatıların varlığına muhtaç olan bir kitleden oluşmaktadır. Sanders bu kitleye yönelerek “uzaylılarla alakalı bilmek istediğiniz ne varsa başkan olursam size açıklayacağım” vaadinde bulundu. Doğrusu beklenmedik ancak toplumun çeşitli kesimlerinde hüsnü kabul görmesi oldukça mümkün bir vaatti.

Trump’ın vaatleri

Buna karşın Senatoda hala azil süreci devam eden Trump da seçimlere yönelik söylemlerini yavaş yavaş ortaya koymaya başladı. Bunlar arasında hiç şüphesiz en dikkat çekici olanlardan birisi “Tanrı’nın kamusal alanın dışına itilemeyecegi” yönündeki söylemiydi. Öğrencilerin okullarda daha fazla ibadete yönlendirilmeleri ve ibadet olanaklarının artırılması; bununla birlikte dini organizasyonların devlet programlarından daha fazla pay almalarını sağlayacak bir düzenlemenin yapılması Trump’ın vaatleri arasındaydı. Sanders ile Trump’ın iki farklı damara hitap ettikleri açık. Her iki damar da Amerikan toplumunun tarihsel gelişiminde farklı momentlerde yükselmiş ve toplumu domine etmişti.

Sekülerleşme süreçleri

Amerika, Sekülerleşme tarihinin istisna ülkesidir ve Sekülerleşme süreci bütün dünyadan farklı olarak Amerika’da tersten işlemiştir. Başlangıcında son derece seküler bir karakter ortaya koyan Amerikan siyasal yapılanması, zaman ilerledikçe bu özelliğinin tam zıddı bir karaktere bürünmüştür. Avrupa’da ve Asya’da Sekülerleşme sürece genellikle yoğun dindar dinamiklerden az dindar yahut dinsiz dinamiklere doğru dönüşüm suretinde gerçekleşmiş iken; Amerika’da bu süreç, kamusal alanda dinin sınırlandığı bir ortamdan her geçen gün Hıristiyanlığın özellikle Protestan pratiklerinin hakim olduğu bir alana doğru evrilmesi ile sonuçlanmıştır. Buna mukabil İkinci Dünya savaşı sonrası oluşan refah toplumunun içine girdiği manevi bunalım, çeşitli etkileri ile gün yüzüne çıkmıştır. Bunlardan birisi Science-Fiction’a karşı ortaya çıkan hevestir. Bir diğer etki ise bu merakla paralel olarak gelişen irili ufaklı marjinal dini yapılara mensubiyet dalgasıdır. Öyle ki, toplu intiharlar gibi akıl almaz hadiselerin yaşandığına şahit olunmuştur. Ancak söz konusu alametler arasında en fazla dikkat çeken, Amerikan toplumunun giderek bireyselleşmesi ve sosyal sermayesinin gün be gün zayıflamış olmasıdır. Buna mukabil bu dönemde Amerikan toplumunun farklı unsurlara karşı çok daha toleranslı ve kucaklayıcı bir görüntü arz ettiği de dikkatlerden kaçmaz. İslamiyet bu dönemde Amerika’da büyük ilgi ile karşılanmakta idi. Şimdi bulunduğumuz noktadan geriye dönüp baktığımızda anlamlandırmakta zorlanacağımız bir manzaradır. Amerikan toplumunda yaşanan büyük dönüşüm bırakın Amerikalıların İslamiyet’e alakalarını, burada yaşayan Müslümanların hayatlarının her geçen gün zorlaştığı bir süreci beraberinde getirdi.

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Trump ve Sanders iki farklı tarihsel momenti vurgulayan iki damara hitap ediyor. Trump özellikle 11 Eylül sonrası son derece yükselmiş bulunan Neo konservativizm dalgasına hitap etmeyi ve bu dalgayı mümkün mertebe uzun soluklu hale getirerek buradan oy devşirmeyi hesaplamakta. Neo konservativizmin Amerika’ya getirisi sosyal sermaye ve toplumsal örgütlülüğü Amerikan tarihinin en maksimum seviyelerinden birine çıkarmış olmasıydı. Bununla birlikte Amerika, özellikle Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği başta olmak üzere Doğu Bloku’na karşı iftiharla öne sürdüğü açık toplumdan ve her inanca ve dünya görüşüne karşı kucaklayıcı yaklaşımından giderek uzaklaşmış durumda. Sanders’in Müslümanlar da dahil olmak üzere farklı unsurlara kucaklayıcı yaklaşımı ve 11 Eylül öncesi Amerikan toplumunun karakteristiğini ortaya koyan Science Fiction merakını teşvik edici tarzda konuşması ise bizlere bir şeyi hatırlatmakta. Bu da 11 Eylül öncesi sosyal sermayesi daha düşük, daha bireysel; ancak daha mutlu insanların yaşadığı bir toplum olduğu pek çoklarınca dillendirilen Amerika’ya karşı duyulan özlem. Bu özlem Sanders’in vaatlerine yansımış durumda. Kamuoyu araştırmalarına bakılacak olursa, söz konusu özlemin Amerikan toplumunda bir karşılığı da var. Önümüzdeki süreçte belirleyici olacak olan şey, bu karşılığın ne oranda olduğu olacak. Zira Amerikan toplumu 11 Eylül travmasını halen atlatabilmiş değil. Kamuoyuna sürekli olarak servis edilen DEAŞ, El Şebab ve benzeri terör örgütü aksiyonları ile mezkur travma sürekli tahkim edilmekte. Bu sebeple Amerikan toplumunun daha açık, daha toleranslı bir topluma yönelik büyük bir özlem içinde olduğunu iddia etmemiz oldukça zor.

70’leri diriltebilir mi?

Amerika zaten muhafazakar bir topluma sahip olması ile tanınmakta. Bununla birlikte, bu muhafazakârlığın yalnızca kendi dinamikleri ile yayılmadığı, aksine özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarında pompalanarak büyütüldüğü göz önünde bulundurulmalıdır. Ancak bundan önceki dönemlerde de Amerika, toplumun çeşitli kesimlerine muhafazakarlığın pompalandığına şahit olmuştu. Özellikle Güney eyaletlerinde yaygınlaşan anti Katolik fundamentalizm, Meksika’dan Amerika’ya yönelen göçe karşı toplumu mobilize etmeyi amaçlamıştı. Ancak bu ilk dalga oldukça lokal kalmış, İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan toplumsal muhafazakarlaşmaya benzer bir etkiyi ortaya koymamıştı. Asıl muhafazakarlaşma dalgası savaş sırasında yaşandı. İşte 11 Eylül paradigması da Amerika’da muhafazakârlığın sistemli bir şekilde pompalandığı ve toplumun hemen her kesiminde yaygınlaştığı ikinci büyük dalgadır. Vietnam Savaşı esnasında yaşananlar ve oluşan toplumsal travma birinci büyük dalgayı geriletmiş 11 Eylül’e kadar süren bir düşüş yaşanmıştı. 11 Eylül sonrası yaşanan ikinci büyük dalga ise Vietnam benzeri bir duvara halen çarpmış değil. Amerikan toplumu ırakta binlerce sivilin ölümüne sebep olan George Bush Jr’ı yeniden başkan seçmekte bir beis görmemişti. İşin kötüsü budur; zira Amerikan toplumu açısından dünyanın dört bir tarafında Amerika’nın dahli ile akan kan herhangi bir şekilde sorgulanmamaktadır. Enformasyon çağı olduğunu iddia ettiğimiz 21. Yüzyıl, bütün dinamiklerine rağmen Amerikan halkının bir şekilde manipüle edildiği gerçeğine de tanıklık etmekte. Amerikan toplumu hipnoz edilmeye devam etmekte. Bu bakımdan Sanders’in yaklaşımları, ciddiye alın almayın son derece kıymetli yaklaşımlardır ve ne Trump ne de Trump ile karşılaşmadan önce elemek zorunda olduğu Demokrat rakibi Joe Biden Sanders’in resmini çizdiği dünyaya benzer bir tablo ortaya koymamaktadır. Sanders’in sempatik bulduğu İsveç modeli 70’lerin Amerikası’nı yeniden diriltebilir mi? Kim bilir, belki Sanders Biden’e karşı mağlup olacak ve bu sorunun cevabını alamadan iki muhafazakar kafanın seçim yarışına şahit olacağız.

@Taceddin_Kutay